Karanlıktan Aydınlığa Doğan Tohum
← Yazılara Dön

Deneme · 24 Nisan 2026

Karanlıktan Aydınlığa Doğan Tohum

Karanlık, korkulacak bir boşluk değil; içindeki ışığın doğumunu bekleyen bir rahimdir.

Bir sabah, uykudan uyanmanın çok ötesindeydi bu hâl.

Afyonunun patlaması günler, aylar, hatta yıllar alabilirdi. Tam da böyleydi işte; gece ve gündüz gibi.

Güneşin aydınlattığı dünyada, seni aydınlatan neydi? Onu dahi anlamaya zaman yetmezdi bazen. Neden? Niçin? Nasıl diye sormadan, onca karanlık zaman göz açıp kapayıncaya kadar akıp geçerdi.

Önemli olan, bu durumu o karanlığın içinde iken anlayabilmekti. Bu anlamlı anlamsızlığı farkındalıkla keşfedip, olmayan sınırların ötesindeki aydınlığın hayalini kurabilmek ve bunun için çırpınan özünün sesine kulak verebilmekti.

Bazen varlık, yürüdüğü yolun yolsuzluk olduğunu anlamadan ömürler tüketebilir; karanlık perdeleri sırayla bir bir açıp kapayabilirdi. Ancak aslolan, karanlıktan aydınlığı doğurabilecek olgunluğa erişmekti.

Şimdi soruyor olabilirsiniz: "Nasıl olur? Bizim haberimiz yoktu, bizi nasıl karanlıkla itham edersin."

Evet… Zaten farkındalıksız hâller karanlığın kendisidir. Yani zaten orada olduğunuzu anlamazsınız. Bu sizin suçunuz da değildir; zamanı gelmemiştir sadece.

Toprağın altında filizleneceği günü bekleyen tohum gibi düşünün. Farkında mıdır tohum? Yoksa zamanı geldiğinde sadece filiz mi verir?

Değil mi? Şaşkınlıkla "Evet…" dediğinizi duyar gibiyim.

Karanlık korkulacak bir şey değildir. Karanlık; onu anlayacak sevgisiyle sarıp sarmalayacak ve kendinden açığa çıkacak olan ışıkla aydınlanmayı bekleyendir.

İşte o günlerden biriydi.

İçimizdeki ışık yavaş yavaş tepeye doğru yükselirken, dünyanın gönüllerde yaşayan en büyük güneşinin huzurundaydık. O gün, o güneşin huzurunda kendini "o güneş" sanma kibrine kapılan da vardı; huzurunda mevcut kimliği ile saygısını sunan da.

Sessiz, sakin bir adamdı sorularına cevap arayan. İçinde dahi düşüncelerini saklayamayan, bu yüzden başına olmadık işler açan.

Toprak sıkıyordu bir yandan da; tohum farkında değildi. Yine de az kalmıştı… çatlayacaktı.

Gece gözleri gökyüzündeydi sürekli. Yıldızlarda kendini arıyordu. Kendini bu dünyada bulamadığı aşikârdı. Acaba hangi yıldızdan bu dünya toprağına ekilmiş bir tohumdu?

Çünkü o kadar yabancıydı ki çevresine, ailesine, şehrine ve ülkesine… Onlarla bir aidiyet bağı kuramıyordu.

Onun tohumunu bu topraklara düşüren ağaçlar, anlayış topraklarından almıştı gıdasını. Doğal olarak kendisi de köklenmek için anlayış topraklarının gıdasını istiyordu.

Ancak onu farkında olmadan saran Gaia'nın ruhu, içindeki ışığı açığa çıkarmak için şefkatle sarıyordu. Bu bir anne şefkatiydi. Adeta bir annenin karnında bebek gibiydi… doğuma beş kala.

İçine doğacağı yeni dünyadan ve mucizelerinden habersizdi. Belli belirsiz sesler duymaya başladı. Kaçınılmaz olan doğum gerçekleşmek üzereydi.

Uzaklaşıyordu… Uzaklaştığını bilmeden… Kimden kaçtığını bilmeden… Kime yaklaştığını bilmeden…

Habersizdi kendinden ve kendindeki dönüşümden.

Onu iten bir güç vardı. İçindeki direnişi dahi etkisiz kılmıştı. Her şey bitti derken, onu tutan bir çift el… bir çift gönüldü.

Onu sarıp sarmalayan, beyaz kanatlı bir melek misali kucağında avutan sevgi dolu bakışlar; en savunmasız hâlinde onu sevgisiyle koruyacaktı.

Ona aslında kim olduğunu anlatacak, farkındalıksız geçen onca geçmişini anlamasını sağlayacak.

Karanlıkta filizlenen tohumun büyüyüp güçlenmesini, dallanıp serpilmesini, gerçek kimliğini kazanmasını ve meyveler verip toprağa yeni tohumlar katmasındaki hikmeti anlatacaktı.

Hemen her tohum buna benzer bir doğuma şahit olacaktır. Bu kaçınılmaz bir varoluş yasasıdır.

Kabuğunu çatlatmadan nasıl filiz vermezse bir tohum; geçmişin temelsiz tabularından arınmadan, beşeriyetten bir Adem ortaya çıkabilir mi?

Böyle güzel bir yolculukta yollarımız kesişti güzel kardeşimle.

Her tohum kendi genlerindeki koda uygun şekilde dallanır, çiçekler açar ve meyveler verirdi. Biz de bu topraklarda geliş amacımıza uygun yollarda yürümeye başladık.

Gönül güneşin daim olsun sevgili kardeşim.